Gerontoloji ve ne olacak bizim yaşlı göçmenler ...
Öncelikle gerontoloji kavramını açarak başlayalım bu konuya. Nedir Gerontoloji?
Gerontoloji yunanca bir kavramdır. Latinceden çevirirsek, "yaşlılık bilimi" diyebiliriz. Kavramın kendisini ilk olarak 1903 yılında Nobel tıp dalında ödül almış rus asıllı bilim adamı İlja Metschnikow kullanmıştır. Birinci dünya savaşından sonra da ABD ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde üniversitelerde okutulmakta ve bu alanda araştırmalar yapılmaktadır. Gerontolojinin ana ilgi alanı yaşlanma ve yaşlılık hayatını incelemedir. Teorik araştırmaların yanı sıra aynı zamanda uygulamalı bir bilim dalı olarakda faaliyetlerini özellikle batı ülkelerinde sürdürmektedirler. Avrupa’da gerontolojiye ilgi sosyal bir olgu olarak her geçen gün artmaktadır. Özellikle yaşlıların ömürlerinin uzamasıyla beraber toplumun ciddi bir nüsunu teşkil eden yaşlılara göçmen kökneliler eklenince mesele daha da ilgi çeken bir hale galmiştir. Gerontolagların genelde sağlık ve sosyal hizmet ververenlerin yanı sıra ekonomistler ve sosyologlardan da ciddi bir katılımla son yıllarda oldukça önemli bir araştıma konusu haline gelmiştir. Bu sahada araştırma yapacaklara ve yaşanılan olguları irdeleyecek yeni heyecanlı araştırmacılara değişik imkanlar sunarak yeni bir iş sahası olarak kendi bünyesinde büyük potansiyel de barındırmaktadır.
İkinci dünya savaşından sonra yıkılan Almanya’nın ülkeyi yeniden inşaa ederken taze iş gücüne ihtiyaç duymasıyla beraber Batı Avrupaya’da göçün başlamasına sebep olduğu yıllarda ucuz işgücü olarak Anadolu’dan yol bilmez dil bilmez insanların gelmesine bu ülkenin ‘sahipleri’ de hiç bir zaman kalıcı olarak bakmadılar. O yıllarda ünlü İsviçreli Yazar Max Frisch’in durumu şu cümlesi ile özetlemişti: "Biz işgücü istedik, ama insanlar geldi." Evet gelen bu insanların bir hayatları oldukları hiç bir zaman devlet politikası olarak algılanmadı. Ne alman devleti bunu böyle algıladı ne de göçü veren devlet olarak türk devleti. 70’li yıllarda özellikle Almanya’ya Türkiyeli göçmen işçiler ailelerini de yoğun bir şekilde getirmeleriyle beraber toplum mühendisleri bu sefer gerçek manasıyla göç meselesiyle ilgilenmek zorunda kaldılar. 80’li yıllarda Almanya’nın bir göç ülkesi olduğunu inkar eden siyasal paradigma iflas etti. Almanya artık göç alan bir ülke olarak kabul görürken, İsviçre, Fransa, Holanda, Belçika ve Avusturya gibi ülkeler bu tartışmalara daha yeni başlamışlardı. Almanya entegrasyon mu ve asimilasyon mu gibi meselerle uğraşırken, 90’lı yıllarda isviçrede özellikle mülteciler sorunuyla gündemi meşgul eden siyasi bir hava vardı. 1989 yılında Berlin Duvarı’nın çökmesiyle beraber Doğu Avrupa ve Balkanlarden yeni bir göç dalgası İsviçre’ye ulaştı. Daha önceki yıllarda ekonomik karakterli olan göç hareketi yerini bu yıllarda daha çok siyasi mültecilere bıraktı. AB’nin İsviçre’yle karşılıklı serbest dolaşım anlaşmaları üzerine İsviçre’ye son 15 yıl daha çok kalifiye/eğitimli AB vatandaşlarının rağbet etmesiyle beraber göçmenlerin nitelikleri daha farklı bir hal aldı. Kısa bir göçün hikayesini özetledikten sonra yaşlılarımızın bugünkü durumunu irdeleyen bölüme geçiyorum.
Birinci göç dalgasını temsil eden nesil günümüzde artık emeklilik yaşına girmiş ve yaşlanmış insanlar olarak yaşadığımız ülkenin ve toplumun bir gerçekliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Almanya ve İsviçre’de çok ciddi rakamlarda yıllarca bu ülkede yaşamış, çalışmış ve vergisini ödemiş, bu ülkenin kalkınmasında büyük rol oynamış bu birinci nesil artık bakıma muhtaç yaş sınırında gezinmektedir. Bu nesilin sosyal hizmetlerden faydalanırken diğer yerli yaşlılardan temel farklılığı, büyük çoğunluğunun gelip çalışıp, yaşadıkları bu ülkenin diline hala hakim olmamalarıdır. Küitürel olarakta farklılıklarını korumuşlar ve kendi kültürlerinde bakım hizmetlerinin sunulmasını istemektedirler ya da beklemektedirler. 2000 binli yılların ortalarında ilk defa Berlin’de Türkiyeli yaşlı göçmenlere yönelik huzur bakım evi açıldı. Çalışan personelinin çoğunluğuda yine gelinen ülkenin dilini ve kültürünü iyi bilen kalife elemanlardan seçtiler. Talep o kadar büyük ki ardı ardına huzur evleri açıldı. Bu huzur evlerinin açılmasına doğal olarakda en çok alma sosyal hizmetlerinde çalışan almanlar sevindi. Çünkü günlük iş dünyalarında göçmen kökenli yaşlılara bakımda zorlanıyorlardı. Bir diğer verilen hizmet de evlere gidilip yaşlılara evinde belli başlı sağlık hizmetlerini verilmesidir. Buradada yine bu kültürü ve dili iyi bilen kalifiye elemanlara ihityaç duyulmasıydı. Buna benzer bir durumun İsviçre’de de sağlık çalışanlarının konusu olması kaçınılmaz olacaktı. Özellikle dilini ve kültürünü, değer yargılarını bilmedikleri bu gurupla çalışanlar ilk defa bu kadar yakın temasa geçmişlerdi yıllar sonra.
Bu mesele sadece mağdur olan yaşlılar için değil, bu sektörde çalışan yerli kalifiye elemanlar, sosyal hizmetlerde çalışan yerliler içinde bir sıkıntı olarak kendini göstermektedir.
İsviçre’de durum nasıl?
İsviçre’de Gerontoloji bilimi bu meselelerle daha çok yeni ilgilenmektedir. BU ilginin cılız kalmasında bir etkende bu sahada faaliyet gösteren akademisyenlerin çoğunun İsviçreliler’den oluşmasıdır. Göçmen topluluklarla temas kurmada köprü faaliyeti gören medyatorlara ihtiyaç duymaktadırlar. Gerontoloji spesifik bir konu olarak yaşlı göçmen kökenli nüfuslarda çok kültürlüğün getirdiği soruları ele almalı ve bu konuda çok gecikmeden çözüm önerilirini mutlaka üretmelidir. İsviçre’de çok kültürlü bir huzur evinin yaratılması ilerisi için kaçınılmaz bir durum olacaktır. Daha şimdiden konunun uzmanları bir araya gelerek göçmen kökenli buranın dilini ve kültürüne hakim olamamış bu yaşlı insanlara nerelerde zorlanılıdığı nerlerde sıkıntıların yaşanıldığını tespit etmeldir. Değişen koşullarda göçmenlerin çocukları ve torunlarıda ister istemez geldikleri ülkenin bir ürünü olarak buradaki hayatı sürdüren yerli İsviçrelilere ayak uydururak onlardan daha farklı davranmamaktadırlar.
Kendi anne ve babasına bakan evlatlar imgesi artık moderniteyle beraber geçmişte kalmış nostaljik bir olgudur. Hatta bugün Anadolu’da bile anne ve babalarına bakmayan evlatlar var, komşularının eline düşmüş, komşu dayanışmasıyla bakımı yapılan yaşlılar o kadar çok ki, mesele kültürel izahtan öte, daha çok üretim ilişkilerinin değişmesiyle ilgilidir, yani ekonomiktir.
Bir çok birinci nesil göçmen hiç bir zaman bu ülkede uzun yıllar kalacağını, hatta emekli olduğunda ülkesine geri döneceğini hayal ederken, yaşlılıkla beraber geri dönüş kararının öyle kolay olmadığını tecrübe edindi. Mesele ‘benim ülkem’, ‘benim köyüm’ olmaktan öte, bir çok göçmen için dağılmış aile bireylerinin trajik hikayesine dönüşmüş durumda. Emekliliğini almış bir çok yaşlı ülkesine ve köyüne gitse bile, aklı ve gönlünün bir kısmı gurbette bıraktığı çocuklarında ve torunlarında. Bitmeyen bir gidiş-geliş hikayesine dönüşmüş durumda. Bazı emekli yaşlılar oturumlarının ölmemesi için altı ayda bir giriş çıkış yaparak buradaki sevdikleriyle olan bağlarının kopmaması için çaba sarf ederken, bazılarıda artık köyünde eski ilişkilerini bulamadığı için tekrar gurbete çocuklarının bulunduğu yere gelerek ömrünün geri kalan kısmını çocukları ve torunlarıyla geçirmek istemektedirler. İsviçre’de bunun ilk belirtilerinde birininde belli başlı kentlerde oluşan müslüman mezarlığıyla kendisini göstermektedir. Bu insanlar artık defnedildikleri yerin doğdukları ülke değil geldikleri, çocuklarının ve torunlarının kaldıkları ve yaşadıkları ülke olmasını istiyorlar.
Bundan yıllar önce Zürih Üniversitesi’nde bitirme lisans tezimi göçmenlerin kesin dönüş kararlırını etkileyen faktörler üzerine yazmıştım. Bu araştırmamda göçmenlerin kesin dönüş kararlarının zihinlerinde yaşatdıkları bir olgu olduğunu, bir arzu olarak kaldığını, pratikte hem duygusal, hem yapısal hem de ekonomik engellerin olduğunu açığa çıkarmıştım. Bir çok göçmenin yaşlandıkça sağlık sorunlarının artmasının, bakım hizmetlerinin yaşlılıkta yoğunluğunun önemini olduğunu, her şeyden önce de buradaki çocuklarından ve torunlarında uzakta kalmak istmediklerinden bahsediyorlardı. İnsanoğlunu yaşlanan filler gibi olduğunu düşünüyordum, hani filler yaşlanınca kendi soylarının bulunduğu mezarlığa giderek orada ölümü beklemeleri gibi, yaşlanan bu insanlarında yaşlandıkça doğduğu topraklarının onları çektiklerine inanırdım. Ama sanki modernleşen bu hayat, değişen üretim ilşkilerini tüm bu içgüdüsel duyguları insanlarda alt üst ettiğini görüyorum artık. Köylerde artık insanlar eskisi gibi İMC usülü yaşamıyor, oralardada herkes kendi bacağına asılmış gibi duruyor. Kimse ekmeğini artık kendisi pişirmiyor, herkes kasabadan sipariş veriyor. Ortak yanan ocaklar olmayınca ortak pişirilen ekmeklerde olmuyor, ocaktan yayılan odun ve pişmiş ekmek kokusuda artık tek tük evlerden geliyor, kısacası köylüler bile meselye nostaljik kalmışlar. Hayatı bu kadar farklılşatıran üretim ilişkileri yaşlanmış göçmenleride artık peşinde koştukları özlemlerinden ve hayallerinden uzaklaştırmış durumda.
Yaşlılık meselesi artık İsviçre’de yeni boyutlarıyla ele alınıp herkesi kapsayan ve kucaklayan bir proje olarak düşünülmelidir. Sivil toplum örgütleri bu meselye emek ve para kaynağı yaratarak yaşanabilecek sıkıntıların giderilmesine öncü bir rol üstlenmelidirler.
İyi bir yaz mevsimi kucaklasın hepimizi ...